kadıköy'de her dershane çıkışı gittiği büfede oturuyordu tarık yine. beyni otomatikten elektroniğe geçmiş, kendi kendine, fark ettirmeden çalışıyordu. beynini elektroniğe bağlamayı yeni keşfetmişti tarık, iyi de olmuştu. otomatikte gürültüsü rahatsız edici seviyelere ulaşan beyni elektronikte çalışırken, kendi köşesinde takılan çocuk gibi oluyordu. yanındaki sandalye çekilince çocuk hemen abisine koştu :
"n'aber lan pikaçu ? sipariş verdin mi ? bir sprite ısmarlarsın değil mi lan ?"
"yok klaksi gel otur, ayıp ediyorsun. iyidir be hacı n'olsun dershaneden çıktım işte. sınav mınav. senden n'aber ?"
adı murat olan birisine "koyiim de tur at" dediğinizde nasıl sinirlenirse tarık'ın yanına oturan bu tip de öyle sinirlenmişti. kalın kaşları biraz çatıldı, beyaz gözbebekli siyah gözleri sinirlendi. en sonunda sırıttı, uzun ve dağınık top sakalını sıvazlayarak :
"ulan başkası klaksi dese sağ kolunu kırar sol eline verirdim de, seni severim. yoksa yılların klaksimenados'uyum bugüne bugün. senin deden daha çocukken ben hitler'le geyik yapıyordum.
"eyvallah ey yüce klaksimenados, büyüksün". masaya gelen garsona döndü. "abi 75 gramlık bir pide tavuk, bir de sprite ver". garsonun gidişiyle klaksimenados kollarını masaya koyup eğildi, daha ciddi konuşmalara uygun pozisyonunu aldı.
"eee nasıl gidiyor anlat bakalım. işler yoğundu biraz, uğrayamadım pek."
"canın sağ olsun be. benim işler bildiğin gibi. yavaş değişimlerle evrim geçiriyorum gibi bir şey ya. büyüyorum olgunlaşıyorum filan öyle şeyler lan galiba. sende durum ne ?"
"ne olsun be işte. senden başka zilyon tane insan var. kafam sikiliyor bütün gün. bir sigara bir sprite parasıyla psikoloğu oluyoruz milletin"
klaksimenadosu'un söylediğine gülen tarık fark etmesin diye gülmesine son verip pide tavuk ve sprite'ı getiren garsona gülümseyip teşekkür etti. yemek boyunca aralarında mimikler haricinde bir iletişim olmadı. "ne var lan ? - yok lan bakıyorum sadece" diye vuku bulan bu mimik işaretleri de tarık'ın yanında duran yüzün solgunluğunu, siyah düz saçların dalgalılığını incelemesinden kaynaklanıyordu. tekrar konuşmaya başlamaları ise sigara faslıyla oldu.
"yok mu oğlum yeni şeyler ? başkalarının yanındayken arada görüyorum seni, pek de fena durumda olmadığını söyleyebilirim. dışarı çıkmalar filan yani, dershane için bile olsa. çevrendeki herkes söylüyordur aynı şeyi ama, başlangıç için oldukça iyi."
"ya ne bileyim orası öyle. ama biliyorsun beni, sabırsızım. her şey bir an önce kafamda yarattığım şekli alsın istiyorum."
"ya hacı senin de çoktan farkına varmış olduğun gibi, bu işler istemekle olmuyor sadece. aylardır sana söyleneni tekrarlamak istemesem de : herkesten önce senin bir şeyler yapman lazım."
"ya biliyorum amına koyayım. bir güç var millette, bende olmayan bir güç. ya da ne bileyim belki güç filan yoktur aslında. çevremdeki herkes benden daha iyi durumdaymış gibi göründüğünden bende bir eksiklik olduğu hissine kapılıyorumdur belki sadece. bilmiyorum yani tam olarak... of mına koyayım."
"heh he. oğlum çok düşünüyorsun hep ya. hep böyle oldun aslında sen. aslında kimse senden çok fazla iyi durumda değil. onlar sadece daha az düşünüp, planlarını daha çok işleve sokabiliyorlar. plan yapabiliyorlar. sen nasıl plan yapacağını düşünmekten daha plan bile yapamadın. tüm işlemleri kafasında tasarlamış....."
"...ama daha sınav kağıdına hiçbir şey yazmamış öğrenci gibiyim. tamam, anladım". tarık her zamanki gibi ağzının tek tarafıyla burukça gülümsedi. "hesabı ödeyip geliyorum ben."
hesabı ödeyip tekrar dışarı çıktığında klaksimenados elleri yağmurluğunun cebinde, sokağın başında bekliyordu. yanına gelince tarık'ın sağ omzuna sol elini attı, konuşarak yürümeye devam ettiler.
"yalnız görüyorum seni hep ama, o canımı sıkıyor bir. yok mu oğlum hiç arkadaşın, gezip tozacağın tanıdığın ?"
"ne bileyim abi çok kimseyi bırakmadım ki çevrede. tanıdığım herkes bir yerlere gitti, ben de bambaşka bir yere gittim. çok dağıldı her şey. yeni hayat, yeni okul filan derken yeni arkadaşlar edinmek bile üç buçuk atmasına sebep oluyor götümün."
"ya biraz da zaman gerekli ona tabii. sadece zamanla olmaz senin de atak olman lazım. az pişkin, az piç ol. alacağın cevabın 'hayır' olduğunu düşünmen cevabın gerçekten öyle olacağı anlamına gelmez ki. bunları da çok düşünüyorsun, diğer her şeyde yaptığın gibi. bazen oluruna bırakmayı bileceksin pikaçu."
"ama abi çevrene baksana. ya zilyon tane insan var, hepsi de çok saçma görünüyor bana. hiçbirisine çok yakın olabileceğime ihtimal veremiyorum bir türlü."
"insanlar çok saçmaymış. onlar insan da sen nesin, yarrrağım ? çok üstün bir varlık mısın sen ? klasik bir insanda rastlanabilecek kusurların hepsi sende de var. onlarda görüp de sinir olduğun davranışların hepsini zaman zaman, farkında olmadan sen de yapabiliyorsun. sen yaptığında onlar sinir olmuyor mu sanıyorsun ? başkalarını sinir bozucu bulduğun kadar başkaları da seni sinir bozucu oluyor. senden daha fazla insanı gördüm, inceledim. güven bana."
"haklı olduğun zaman sinir oluyorum lan sana, götveren..."
karşısındaki dostunun yüzündeki gülümsemenin bu kez gerçek olduğunu fark eden klaksimenados gülümsedi.
"bakıyorum da iyisin galiba artık, pikaçu seni"
"iyiyi tanımla ?"
"iyisin lan işte, it". tarık'ın kafasına hafif bir şaplak atıp devam etti : "yarın geleyim mi yanına, ister misin ?"
"yok ya idare ederim. yılbaşında bari rahat bırakayım seni. hem ben bir şeyler yapacağım galiba. merak etme sen beni"
"tamam o zaman. çok içme bak ama, dikkat et. tamam mı lan ?"
"tamam lan merak etme" dedi tarık ve çapraz kollarla birbirlerine sarıldılar, birer eski dost olarak...
tarık bir süre klaksimenados'un arkasından baktı. sarı yağmurluk kalabalığın arasında kaybolana kadar izledi, daha fazla görünmeyince karşıdan karşıya geçmek için yolun kenarına gitti. arabaların durmasını beklerken ayaklarına bakmaya başladı. "tek bir adım" diye düşündü, "yeni bir hayata başlamak için tek gereken, tek bir adım". arabalar ardı ardına durdu, ve tarık yola ilk adımını attı...
30.12.11
20.10.11
ana rahmi
otobüsten dışarı bakarken annesinin kalçarına yapışmış, kafası etek ortasında, zırıl zırıl ağlayan bir çocuk gördü. "ana rahmine dönme isteği dedikleri bu olsa gerek" diye düşündü.
kafasını otobüsün içine döndürdü. her otobüsün daimi yolcusu olan yarı dolu su şişesi, hangi koltuğun altında duracağına karar verememiş bir şekilde oradan oraya dolaşıyordu. "pet şişeleri için de ana rahmi büfelerdeki soğuk dolaplar mıdır acaba ? dertsiz tasasız bekledikleri dolaptan kimliği belirsiz bir elin çıkartmasıyla başlayan yolculuğun bir otobüste son bulması. tekrar o dolaba dönemeyeceğinin farkında olmak".
kafasını öne eğdi, bacaklarına bakmaya başladı. bacaklarını sallıyordu yine. ne zamandır sallıyordu bacaklarını ? durdurdu. yukarı doğru bir boğulma yükseldi, karnında ikiye ayrılıp omuzlarına ilerledi, yarı yolda tekrar birleşip göğsünde patladı. tekrar sallamaya başladı bacaklarını.
şişe ortalıkta yoktu. başına bir şey gelmiş olmasından korkarak ayağa kalktı. kapıya geldiğide ayağına çarpan bir şeyle kafasını tekrar eğdi. yalnız, küçük şişeyi gördü. bacaklarının arasında, yerde duruyordu. geldiği yolda damla damla su bırakmıştı. deliğini bulmak için şişeyi eline almış incelerken otobüsten indi. damlamayı kesmiş olan küçük su şişesini durağın yakınındaki çöpe attı...
...tarık, ne yapacağı konusunda kararsız bir şekilde ortalıkta dolanıyordu. hayatındaki kararsızlıkların sayısı bir elin parmaklarına yetişiyordu. kararsızlığa karşı galip gelmek karar almakla gerçekleşir. karar almak da battal boyda bir sorumluluk sahibi olmayı gerektirir. tarık'ın sahip olduğu sorumluluk ise orta boydan büyüğe ancak geçiyordu.
henüz savaşa girmeye hazır olmadığı bir rakip gibiydi kararsızlık. onu ne zaman karşısında görse, küçük bir çocuğun korkularına bürünüyordu. "çocukken ne rahatmışız amına koyayım. o rahatlık bir daha asla geri gelmeyecek...". omzumuza hiç kimsenin gerçek anlamda sorumluluk yüklemediği çocukluğa özlem, kararsızlığın en büyük müttefiğidir. ve bu özlem tarık'ı bir kez daha esir almıştı.
kafasını öne eğdi, yürümeye başladı emin ve bıkkın adımlarla. yurda gitmek için otobüse bindi. sağ tarafın cam kenarına yerleşti, kitabını açtı. birkaç sayfa sonrasında dışarı baktığında gördüğü şey ilginçti : annesinin kalçarına yapışmış, kafası etek ortasında, zırıl zırıl ağlayan bir çocuk...
kafasını otobüsün içine döndürdü. her otobüsün daimi yolcusu olan yarı dolu su şişesi, hangi koltuğun altında duracağına karar verememiş bir şekilde oradan oraya dolaşıyordu. "pet şişeleri için de ana rahmi büfelerdeki soğuk dolaplar mıdır acaba ? dertsiz tasasız bekledikleri dolaptan kimliği belirsiz bir elin çıkartmasıyla başlayan yolculuğun bir otobüste son bulması. tekrar o dolaba dönemeyeceğinin farkında olmak".
kafasını öne eğdi, bacaklarına bakmaya başladı. bacaklarını sallıyordu yine. ne zamandır sallıyordu bacaklarını ? durdurdu. yukarı doğru bir boğulma yükseldi, karnında ikiye ayrılıp omuzlarına ilerledi, yarı yolda tekrar birleşip göğsünde patladı. tekrar sallamaya başladı bacaklarını.
şişe ortalıkta yoktu. başına bir şey gelmiş olmasından korkarak ayağa kalktı. kapıya geldiğide ayağına çarpan bir şeyle kafasını tekrar eğdi. yalnız, küçük şişeyi gördü. bacaklarının arasında, yerde duruyordu. geldiği yolda damla damla su bırakmıştı. deliğini bulmak için şişeyi eline almış incelerken otobüsten indi. damlamayı kesmiş olan küçük su şişesini durağın yakınındaki çöpe attı...
...tarık, ne yapacağı konusunda kararsız bir şekilde ortalıkta dolanıyordu. hayatındaki kararsızlıkların sayısı bir elin parmaklarına yetişiyordu. kararsızlığa karşı galip gelmek karar almakla gerçekleşir. karar almak da battal boyda bir sorumluluk sahibi olmayı gerektirir. tarık'ın sahip olduğu sorumluluk ise orta boydan büyüğe ancak geçiyordu.
henüz savaşa girmeye hazır olmadığı bir rakip gibiydi kararsızlık. onu ne zaman karşısında görse, küçük bir çocuğun korkularına bürünüyordu. "çocukken ne rahatmışız amına koyayım. o rahatlık bir daha asla geri gelmeyecek...". omzumuza hiç kimsenin gerçek anlamda sorumluluk yüklemediği çocukluğa özlem, kararsızlığın en büyük müttefiğidir. ve bu özlem tarık'ı bir kez daha esir almıştı.
kafasını öne eğdi, yürümeye başladı emin ve bıkkın adımlarla. yurda gitmek için otobüse bindi. sağ tarafın cam kenarına yerleşti, kitabını açtı. birkaç sayfa sonrasında dışarı baktığında gördüğü şey ilginçti : annesinin kalçarına yapışmış, kafası etek ortasında, zırıl zırıl ağlayan bir çocuk...
Etiketler:
çocukluk,
hayat,
kararsızlık,
korku,
sorumluluk
23.9.11
çağrışımların izinde
tarık her zamanki gibi çevresine bakınarak yürüyordu. onunla aynı kaldırımı paylaşan insanları incelemeyi hep sevmişti zaten : "anaa şunun surata bak ecinni gibi adam.. şu kenarda oturan türbanlı ağlıyor mu ne ? niye ağlıyor ki ? tüh lan üzüldüm şimdi.. lan sen de az bağır be telefona, kodumun neşelisi.."
sadece insanlara değil her şeye dikkat ederdi tarık yürürken : dükkan tabelaları, araba plakaları, çevrede gezinen kuşlar, tepesindeki balkonlar, pencereler, reklam panoları...
otobüs duraklarının sağına soluna koyulan reklam panoları vardı kaldırım kenarında. hiç birini okumadan geçmezdi tarık. uzun ve küçük puntolu olanların önünde beklediği bile olurdu okumak için. reklamı okuduktan sonra geçen birkaç dakika boyunca beyninin bir bölümü o reklama ayrılmış olurdu. metnin nasıl daha güzel olabileceği, yerleştirmede yapılmış küçük hatalar, afişte birisi varsa onun bu reklama ne kadar uygun olduğu... gibi ayrıntılarla uğraşırdı o bölüm.
bir reklam panosu çekti dikkatini : visa reklamı. "şaka boku, visa kart ile 9 tl. onunla annenizi iğrendirmek, paha biçilemez. hehehe ". visa kartı ile alışveriş yapınca katılabileceğiniz çekilişlerden haberdar etmek için düzenlenmiş bir afiş. "londra'ya tatile gidiyormuşuz ya da acer laptop kazanıyormuşuz. ikisi değeri birbirine yakın şeylerdi zaten, itin evlatları "
visa için ayrılan panonun 10 metre kadar ilerisinde, kaldırımın köşesinde bir pano daha vardı : burger king'in eğlenceli yazı tipinin ortasında monopoly adamı. monopoly adamının altında da -afişin dediğine göre- bir polo, ve bir de ipod.. "bu ne diyormuş ? 10 kişiye polo, 100 kişiye ipod. 1 polo 10 değil 100 ipod ediyordur ki lan. hep fitne fesat peşinde lan bu kazıkçı ibneler de "
beyninin burger king reklamıyla meşgul olmasını fırsat bilen ayakları neşe içinde "bir sen, bir ben, bir sen, bir ben..." diye ilerliyordu. tarık'a farkettirmeden kaldırımı geçip yola inmişlerdi bile. gözleri ise patronun yokluğunda solitaire oynayan memur gibi gökyüzünü süzüyordu. yavaş yavaş yolun ortasına gelen tarık ise düşünmekle meşguldü
"olasılık hesaplayalım lan bir de. kampanyaya x kişi katıldı diyelim. polo kazanma şansı 10/x, ipod kazanma şansı 100/x...". üstüne doğru gelen motorsikleti son anda fark eden tarık hızlıca geriye bir adım attı. "... bir motorsiklet tarafından çarpılma şansı, paha biçilemez "
sadece insanlara değil her şeye dikkat ederdi tarık yürürken : dükkan tabelaları, araba plakaları, çevrede gezinen kuşlar, tepesindeki balkonlar, pencereler, reklam panoları...
otobüs duraklarının sağına soluna koyulan reklam panoları vardı kaldırım kenarında. hiç birini okumadan geçmezdi tarık. uzun ve küçük puntolu olanların önünde beklediği bile olurdu okumak için. reklamı okuduktan sonra geçen birkaç dakika boyunca beyninin bir bölümü o reklama ayrılmış olurdu. metnin nasıl daha güzel olabileceği, yerleştirmede yapılmış küçük hatalar, afişte birisi varsa onun bu reklama ne kadar uygun olduğu... gibi ayrıntılarla uğraşırdı o bölüm.
bir reklam panosu çekti dikkatini : visa reklamı. "şaka boku, visa kart ile 9 tl. onunla annenizi iğrendirmek, paha biçilemez. hehehe ". visa kartı ile alışveriş yapınca katılabileceğiniz çekilişlerden haberdar etmek için düzenlenmiş bir afiş. "londra'ya tatile gidiyormuşuz ya da acer laptop kazanıyormuşuz. ikisi değeri birbirine yakın şeylerdi zaten, itin evlatları "
visa için ayrılan panonun 10 metre kadar ilerisinde, kaldırımın köşesinde bir pano daha vardı : burger king'in eğlenceli yazı tipinin ortasında monopoly adamı. monopoly adamının altında da -afişin dediğine göre- bir polo, ve bir de ipod.. "bu ne diyormuş ? 10 kişiye polo, 100 kişiye ipod. 1 polo 10 değil 100 ipod ediyordur ki lan. hep fitne fesat peşinde lan bu kazıkçı ibneler de "
beyninin burger king reklamıyla meşgul olmasını fırsat bilen ayakları neşe içinde "bir sen, bir ben, bir sen, bir ben..." diye ilerliyordu. tarık'a farkettirmeden kaldırımı geçip yola inmişlerdi bile. gözleri ise patronun yokluğunda solitaire oynayan memur gibi gökyüzünü süzüyordu. yavaş yavaş yolun ortasına gelen tarık ise düşünmekle meşguldü
"olasılık hesaplayalım lan bir de. kampanyaya x kişi katıldı diyelim. polo kazanma şansı 10/x, ipod kazanma şansı 100/x...". üstüne doğru gelen motorsikleti son anda fark eden tarık hızlıca geriye bir adım attı. "... bir motorsiklet tarafından çarpılma şansı, paha biçilemez "
dumanlı mısralar
günün ilk sigarası nerede içilirse,
son sigarası da orada
yatağıma en yakın soğuk mekanda
sigaramdan ilk nefesi alıyorum,
aydınlanıyor gökyüzü
yarısı beynimden içeri,
yarısı ağzımdan dışarı
işte haykırıyor gökyüzü
korkudan ağlıyor
sokak lambaları
ben soğukta içerken son sigaramı
kulağımda yağmur
yüzümde rüzgar
aklımda sen
son sigarası da orada
yatağıma en yakın soğuk mekanda
sigaramdan ilk nefesi alıyorum,
aydınlanıyor gökyüzü
yarısı beynimden içeri,
yarısı ağzımdan dışarı
işte haykırıyor gökyüzü
korkudan ağlıyor
sokak lambaları
ben soğukta içerken son sigaramı
kulağımda yağmur
yüzümde rüzgar
aklımda sen
pamuk
ne dersiniz dostlarım
nasıl isterseniz
istekleriniz benim için emir
emirleriniz ise sadece birer safsata
çünkü dostlarım, siz gerçek değilsiniz
hayır, beynimdeki küçük gölgelersiniz
ki beynim, aslında o da gerçek değil
gerçek olan tek şey ise
beynimin kıvrımlarında ve
damarlarımda dolaşan
oksijen ile
öldüğümde malum deliğime
tıkanacak olan
pamuk
Etiketler:
hayat,
hayatın anlamı,
ölüm,
şiir
Kaydol:
Yorumlar (Atom)